Peki ben ne okuyayım?

Gönül rahatlığıyla ‘okuyun’ demek zor. İnsanı anlamak için sanat duruyorken sözde bilimsel okumalara yönelmek akıl kârı olmayabilir.

gida-zehirlenmesi“Peki ben ne okuyayım?” Yanıtını bulmakta en zorlandığım soru bu sanırım. İnsan kendini anlamak için ne okumalı? Samimi yanıtım Dostoyevski veya Highsmith olurdu ama beklenti popüler psikoloji olunca işim zorlaşıyor. Psikoloji bilgisi laboratuvardan kitaba gelene kadar -yani popülerleştirilme sırasında- deforme oluyor olmasına da laboratuvardaki kısmı da pek tekin gözükmüyor. Geçen hafta tıp eğitimini ele almıştım, bu hafta psikoloji eğitimini değilse de psikoloji araştırma ve yayınlarına değineceğim.

Aslında sadece psikoloji değil bilim dünyasının geneline yayılan bir güven sorunu bulunuyor. Yaptıkları çalışmanın sonuçları beklediği gibi çıkmayınca farklı disiplinlerdeki her 50 bilim insanından 1’i çalışmanın verilerini değiştirdiklerini ve her 3 bilim insanından 1’i de istedikleri sonucu alamayacaklarını gördüklerinde çalışma yöntemini değiştirdiklerini kabul etmiş durumdalar (1). Gerek bilim insanlarının pozisyonlarını sürdürebilmek için akademik yayın yapma baskısı (ki “publish or perish” yani “yayınla ya da yok ol” mottosuyla tanımlanıyor) gerekse sponsorlu çalışmalarda sponsor kurumların (örneğin tıpta ilaç şirketlerinin) görünmeyen eli bu vahim tablonun oluşmasına neden olabiliyor.

Yapılan bir araştırmaya güvenebilmek sonuçlarının başka araştırmalarla tekrar edilebilmesi yani teyit edilmesi ile mümkün. Bilim dünyasının son yıllarda tekrar edilebilirlik konusunda bir kriz yaşamakta olduğu anlaşıldı. Krizin en derinleştiği disiplin ise psikoloji. 270 yazar bir araya gelerek psikoloji alanındaki en prestijli dergilerindeki araştırma bulgularının sadece 1/3’ünün sonuçlarının tekrar edilebildiğini gösterdi (2). Bu geniş çalışmanın sadece psikoloji alanındaki en prestijli 3 dergiyi kapsadığını aklımızda tutalım. Ortalama dergilerde bu oran muhtemelen çok daha düşük, bu durumda ortalamanın altındaki dergiler ise neredeyse tamamen çöp. Gözlenen bir bulgu da bir konu moda olduğunda, yani üzerinde bolca çalışma yapıldığı dönemlerde sonuçların daha pozitif geliyorken modası geçmeye başladığında ilk sonuçların tekrar edilememeye başlaması oluyor. Buna “azalma etkisi” (decline effect) ya da Proteus fenomeni denmekte. Deniz tanrısı olan Proteus şekil değiştirmesi ile nam saldığı için fenomene bu isim verilmiş. Bilim yasalarının ve bilimsel düşüncenin sarsılmayan imgesini düşündüğümüzde şekil değiştiren Proteus ciddi bir hayal kırıklığı olabilir.

Neyse, belirttiğim üzere psikoloji -psikolojinin içinde de sosyal psikoloji- alanı araştırma bulgularının tekrar edilememesi ile ciddi prestij kaybetmiş durumda. Profesyonel olarak alanın içinde olmasa da pek çok insanın kulağına kadar gelmiş bir bulgu durumu iyi örnekleyecektir. Amy Cuddy tarihin en fazla izlenilen TED konuşmalarından birinde “power pose” (“güçlü duruş” olarak çevirebiliriz) denilen bir kavramı takdim eder. Diğer hayvanlarda olduğu gibi insanlarda da sosyal baskınlığı yüksek olan bireyler bedenlerini daha genişletecek şekilde, sosyal baskınlığı az olanlar da bedenlerini küçültecek şekilde pozisyon alırlar. Bunun sonucunda liseli kız çocuğunun defterini tutarken kendine sarılıp küçülmesi ya da Cennet Mahallesindeki tartışmada elini beline koyuveren abla oluşur. Cuddy’nin iddiası ise beyin ve beden arasındaki bu ilişkinin ters yönde de mevcut olabileceği: 2 dakika boyunca güçlü duruş pozisyonunda kalan insanlar baskınlık hormonu olan testosteron salgısını arttırıyor, stres hormonu olan kortizol salgısını azaltıyor ve kumar oynama deneyinde de daha fazla risk alabiliyorlar (3). Çalışmanın sonuçları o kadar etkileyici ki basında adayların iş görüşmelerinde sandalyeye yayılmalarını öneren yazılar çıkmaya başlayınca Cuddy tam bir bilim insanı sorumluluğu ile öyle yapılmaması gerektiğini, görüşmeden önce tuvalette 2 dakika güçlü duruş pozisyonunun yeterli olacağını haber veriyor. Gerçekten göz yaşartıcı demeden önce konuşmanın son kısmını beklemek gerek çünkü burada Cuddy’nin kişisel öyküsünü dinlemeye başlıyoruz. Üniversitedeyken trafik kazası geçirmiş ve beyin hasarı sonucu ciddi öğrenme güçlüğü yaşamış. Okulu tam 4 sene uzatmış. Kendine güveni tamamen yok olmuşken hocası onu kenara çekip o meşhur aforizmayı söyleyivermiş: “Fake it till you make it” yani “Becerene kadar beceriyormuş gibi kendini kandır”. Kendine güvenin yoksa da güveniyormuş gibi davran. Çalışmanın temelleri de buradan atılmış. “Bizzat kendim bu ilaçtan kullanıyorum” diyen doktor gibi yani Cuddy’nin durumu.

Sonra sırasıyla şu gelişmeler oldu. 2015’te Cuddy’nin bulgularının tekrar edilemediğini gösteren bir çalışma yayınlandı (4). Ardından güçlü duruş çalışmasının 3 yazarından biri olan Carney kendi araştırmalarının sonuçlarına kesinlikle inanmadığını beyan eden bir yazı yayınladı. Cuddy ise halen sessizliğini koruyor. Aslında sessizliğini tam olarak korumuyor, çalışma bulgularına dayanarak yazdığı kitabını çıkardı ve motivasyonel konuşmalar yapmaya devam ediyor.

İşin trajikomik tarafı Cuddy’nin TED konuşmasında “becerene kadar beceriyormuş gibi kendini kandır” mottosuna örnek olarak verdiği çalışma (5). Çalışma sonuçları, dişleriyle tuttukları kalemi dudaklarına değdirmemeleri istenen -ve böylece zoraki biçimde gülümsemeye zorlanan- kişilerin bir süre sonra kendilerini sahiden mutlu hissettiklerini gösteriyor. Gösteriyor ama yazımızın temasına uygun biçimde bu çalışmanın sonuçlarının da tekrar edilemediği gösterilmiş durumda. Bozacının şahidi şıracı olmuş durumda yani.

İlker Küçükparlak
İlker Küçükparlak

İşin bilimsel kısmı böyleyken insanlara gönül rahatlığıyla okuyun demek çok zor. Baştaki önerime döneceğim, okumalar pragmatik oldukça yarardan çok zararı olacaktır. İnsanı anlamak için sanat duruyorken bilimsel ya da sözde bilimsel okumalara yönelmek akıl kârı olmayabilir. Kendini kandır diyen psikoloji olsa da inanmayın. Kendinizi hayatınız boyunca en çok kandıran kişi yine kendiniz olacaksınız zaten, oysa çare gerçekte.


1- Fanelli, D. (2009). How many scientists fabricate and falsify research? A systematic review and meta-analysis of survey data. PloS one, 4(5), e5738.

2- Open Science Collaboration. (2015). Estimating the reproducibility of psychological science. Science, 349(6251), aac4716.

3- Carney, D. R., Cuddy, A. J., & Yap, A. J. (2010). Power posing brief nonverbal displays affect neuroendocrine levels and risk tolerance. Psychological Science, 21(10), 1363-1368.

4- Ranehill, E., Dreber, A., Johannesson, M., Leiberg, S., Sul, S., & Weber, R. A. (2015). Assessing the Robustness of Power Posing No Effect on Hormones and Risk Tolerance in a Large Sample of Men and Women. Psychological science, 0956797614553946.

5- Strack, F., Martin, L. L., & Stepper, S. (1988). Inhibiting and facilitating conditions of the human smile: a nonobtrusive test of the facial feedback hypothesis. Journal of personality and social psychology, 54(5), 768.

Kaynak: gazeteduvar